Dostluk bahçesi

Uzun bir bekleyişin ardından nihayet kentimizin beyaz örtüye büründüğü günlerden selamlar efendim. Kar, yediden yetmişe hepimizin nasıl da hoşuna gidiyor. Yağışını izlemek, üzerinde yürürken çıkardığı sesi dinlemek, çocuklar gibi yine çocuklarla kar topu oynamak bambaşka bir his. Bu mucizevi beyaz, insanın o anki duygu durumuna format atıyor adeta. Tüm kötü düşüncelere, hüzne, evhama, can sıkıntısına. Hele bir de elimize kitap ve sıcak bir içecek alıp kar manzarasına karşı; iç hesaplamaya geçtik mi değmemeli kimse keyfimize. Hafta sonu aynı dediğim gibi, kış görüntüsü ve ıhlamurum eşliğinde edebiyat ikliminde seyahat ederken karşıma Rousseau’nun bir sözü çıktı.

Diyor ki;

“Dostumuzu tanıyabilmek için büyük hadiseleri bekleyeceğiz; o zaman da iş işten geçmiş olacak; çünkü onu tanımak zaten bu hadiseler için lâzımdı.”

Her ne kadar bunu acı tecrübelerle sabitlemiş olsam da bu güzel tasvir beni derinden sarstı. Yıllar içerisinde arkadaşlar biriktiririz, kimisini çok geçmeden bir durakta bırakıveririz kimisiyle de uzun yıllarımız olduktan sonra kopuveririz. Bunu bazen bile isteye yaparken bazen de inisiyatifimiz dışında kendiliğinden çıkar hayatımızdan.

Zincirdeki halkalar misali zayıf olan dökülürken ya üzerine yeni ve sağlamını ekleriz ya da olduğuyla devam ederiz. Yolun sonunda ya tek başınayızdır ya da çift kişiyiz. Bu sebeple dost kelimesi mühimdir herkes arkadaş olabilir, lâkin herkes dost olamaz.

Çok sevdiğim zamanında bir yerlerde okuduğum ama kaynadığından emin olmadığım bir hikâye ile devam etmek istiyorum.

Bir gün genç bir adam babasıyla dostluk üzerine sohbet etmekteymiş. Şunun şurasında yirmili yaşlarının ortasındaymış ama babasının arkadaşlık bağlarından daha sağlam arkadaşları olduğunu savunuyormuş. Daha da ileri giderek devam etmiş.

“Baba, çok değerli dostlarım var öyle ki istesem canlarını dahi benim için verirler.”

Gülümsemiş babası. Onun gözünde daha dünkü çocuk olan evladı dostluk gibi, içi dolu olan bir kavram hakkında nasıl da bu kadar kesin konuşabiliyordu! Öyle ya “dost” vardı “dost” vardı. Kendisi, dostum dediği insanları ne bedeller ödeyerek kazanmıştı. Belli ki toyluktan böyle atıp kesiyordu.

“Evlat” demiş yaşlı adam “madem öyle, var mısın küçük bir oyun oynamaya, bakalım dostların ne kadar dost, yanlışında, dar anında ne kadar yanındalar?”

Bu sınamaya dünden razı olan genç, kabul etmiş teklifi. Babasının yönlendirmesi üzerine bahçede bir koyun kesip çuvalın içine koyarak sıkıca bağlamışlar. Yaşlı adam oğluna çuvalı alıp dost bildiği arkadaşının kapısına gitmesini söylemiş. “Canımı kurtarmak için birisini öldürdüm, diyerek onlardan yardım iste,” demiş.

Genç adam gülmüş. Böyle de oyun mu olurmuş? Tabii ki onun arkadaşları yol gösterip yardım edecekmiş. Babasına “eyvallah” deyip sırtlamış çuvalı. Dostluğuna çok güvendiği arkadaşına gitmek üzere evinden çıkmış. Yol boyunca çuval ağırlaşmış, koyundan kanlar damlayıp etrafına bulaşmış. Nihayet bir dostunun kapısına gelip tıklamış.

Kapı açılmış tam meramını anlatacakken, kanı gören arkadaşı pat diye yüzüne kapatmış kapıyı. Çocuk şaşırmış. Ama pes etmeden denildiği gibi sırayla tüm arkadaşlarını gezmiş. “Dost” diye bildikleri değil eve almak dinlememiş bile onu. Elinde çuvalla kalakalmış. Başı önde babasının yanına geri dönmüş. Koyunun ağırlığından ve söylediği sözün altında ezilmekten ziyade arkadaşlarının tavrından dolayı yorgunmuş.

“Sen haklıydın baba, özür dilerim cahilliğime ver” demiş, “arkadaşlarım bir hatamda yanımda duracak bana akıl verecek kadar dost değillermiş.”

Baba, çuvalı eline alıp tekrar uzatmış.

“Al bunu sırtına! Şimdi sana diyeceğim arkadaşımın evine git ve kendini tanıtıp benden selam söyleyerek yardım iste.”

Babasının sözünü dinleyip sırtına aldığı çuvalla söylenen adrese giden genç, kapıyı çalıp derdini anlatmış.

“Ben filancanın oğluyum amca. Canım tehlikedeydi, kendimi korumak için birini öl…”

“Sus!” demiş adam lafın tamamlanmasına izin vermeden “önce geç içeri bir duyan olur, konuşma uluorta!” Çuvalı aldığı gibi evin bahçesine geçmişler. Etraf lalelerle doluymuş. Fideleri söküp çukur açmışlar, çuvalı bahçeye gömüp üzerine laleleri tekrardan dikmişler. Yaşlı adam, delikanlıya babacan bir şefkatle bakıp evine gitmesini ve babasına selam söylemesini istemiş. Genç, bitap bir şekilde evine varmış. Babasına sıkıca sarılmış.

“Her zamanki gibi sen haklıydın baba. Senin dostun hakiki dostmuş, beni daha dinlemeden koşulsuz yardım etti.”

Tebessüm eden baba karşılık vermiş:

“Dur bakalım! Hemen yorum yapma, sabah olunca tekrar git arkadaşımın evine. Bir tokat at suratına, eğer karşılık vermezse de biraz hırpala.”

Delikanlı bu işten bir şey anlamamış. Dün geceden sonra şimdi gidip tokat atmak üstelik tartaklamak da neyin nesiymiş! Yapacağı işin mahcubiyetiyle yaşlı adamın evine varmış. Adam kapısının önünde oturuyormuş. Yanına yaklaşmış ve bir şey demeden tokat atmış. Yaşlı adam karşılık vermediği gibi ses de etmemiş.

Genç, yaptığından her ne kadar utansa da babasının dediklerini uygulamaya devam etmiş. Bir tokat daha atıp kolundan tutarak hafifçe sarsmış. Olayı az çok tahmin edem yaşlı adam gülerken bir ders vermek istemiş delikanlıya.

“Evlat,” demiş “ben seni anladım! Git babana selam söyle, bir tokada lale bahçesi bozulmaz.”

İşte böyle sevgili okur. Teşbihte hata olmaz derler, nihayetinde bu bir hikâye. Burada hikâyenin amacı ne cinayet ne de bir cinayeti haklı gösterip örtbas etmeyi vurgulamak. Mevzuunun gayesi dostluk…

İyi günümüzde arkadaş çoktur fakat kötü günde yaren bulmak, başını omzuna dayayıp derdini korkmadan anlatabileceğin birine rastlamak zordur. Güzel günlerde kimi zaman çıkar saklıdır, oysa zor anda terk etmemek vefadandır. Bu sebeple insan birlikte güldüğünden ziyade beraber ağladığı, derdine, sıkıntısına ortak olduğu kişiyi unutmamalıdır. Özellikle zamanında dostluk bahçesinde ekilen çiçeklerin, güllerin, lalelerin hatırına…

Satırlarıma son verirken edebiyatımızın mihenk taşlarından sevgili Orhan Veli’yi anmadan edemeyeceğim. Der ki üstat:

“Oysa kahve içmişliğimiz de vardı: ‘bu ne hatır gönül bilmezlik’ diyemedim.”

O halde ortak olunan derde kahvelerin de şahitlik ettiği arkadaşlığı hiç unutmamak, anılara karşı vefalı olmak gerek. Ömür boyu güzel dostlar yanımıza katabilmemiz ve onların kıymetini bilebilmemiz dileğiyle.

Muhabbetle…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Esra Uzun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kartepe Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kartepe Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.