Reklamı Kapat

Vermeyince Mabud

Güzel bir haftaya merhabalar efendim. Kışa adım adım yaklaşırken her yeni günün, gelecek olan her yeni ayın, devir alacak her yeni yılın çok daha iyi olması temennisindeyim. Bir hikâye başka bir hayat, farklı bir öğreti olurken; bu sefer yeni iklimlere yelkenimizi çevirmek istiyorum.

Osmanlı Hanedanı’ndan Sultan İkinci Mahmut, padişahlardan otuzuncu sıradadır. Osman Gazi ve Sultan İbrahim’den sonra Osmanlı Hanedanı’nın üçüncü ve son soy atasıdır. Son altı Osmanlı padişahından; ikisi oğlu, dördü ise torunudur. Tam otuz bir sene tahtta kalan Sultan, hükümdarlığı boyunca hayatına sayısız mimari çalışmalar, reformlar, savaşlar ve antlaşmalar sığdırır. Hem bestekâr hem hattat hem de şair olan Padişah, merhametli ve hoşgörülüydü. Sık sık tebdili kıyafet gezip esnafın, halkın bir ihtiyacı var mı diye kolaçan ederdi.

Bir gün çarşıda yine tebdili kıyafetle dolanıp etrafını ve çarşı eşrafını gözlemler. Bir kunduracının önünden geçerken, yaşlı bir adamın boş kundura örsüne çekiçle vurup “tıkandı da tıkandı, tıkandı da tıkandı” dediğini işitir. Gördükleri Hükümdarda pek bir anlam teşkil etmez. Zira boş bir kundura örsüne neden vurulup kuru kuruya gürültü yapılsın ki! Bu sebeple kunduracının önce meczup olduğunu düşünür. İşin yüzünü öğrenmek için yaklaşıp selâm vererek hatırını sorar.

Adamcağız da gayet aklı başında verilen selâmı alır. Ağız alışkanlığı hatırının iyi olduğunu söyler. Birkaç hoşbeşten sonra Padişah, az evvelki hareketinin sebebini sorar. “Ne diye boş örse çekici vurursun?” der. Derin bir iç çeken adam düşük omuzlarını iyice indirip anlatmaya başlar.

“Bir gece rüyamda çeşit çeşit çeşmelerden sular aktığını gördüm. Bir tanesi çağlayan gibi çağlıyordu. O çeşmenin devlete ait olduğunu söyledi bir ses. Diğerlerinin de devletin ileri gelenlerinin, saygınların ve esnafların olduğunu belirtti. Sadece bir çeşme, ötekilerine göre neredeyse hiç akmıyordu. İnce bir ipliği andırıyordu akan su. Suyun akışını engelleyen ne ola ki diyerek yerden aldığım bir dalla kurcalayıp çeşmeyi açmak istedim ancak elimdeki dal parçası kırılıp orada kaldı. Çeşme tamamıyla tıkandı. Akanı da akmaz oldu. İşte Beyim o günden beri olan müşterim de gelmez oldu. Ben şansıma “tıkandı” diye yakındıkça adım çıktı Tıkandı Baba’ya. Evde çoluk çocuk aç biilaç nafaka bekler.”

Sultan’a işittiği hikâye pek dokunur. Kimliğini hiç açık etmeden kunduracıyla vedalaşıp saraya döner. Hemen bir tepsi baklava hazırlatıp her diliminin altına altın koydurur. “Bunu Tıkandı Baba’ya götürün devletin zenginlerinden hayır için iletildiğini söyleyin” diyerek bir kişiyi görevlendirir.

Tatlı, kunduracı dükkanına gelir. Padişahın dediği gibi naklederler olayı. Bunu gören Tıkandı Baba sevinir, karşılığında teşekkür edip tepsiyle evine gider. “Çoluk çocuk yiyelim de ağzımız tatlansın” der. Ancak eve yaklaştıkça vaz geçer. Düşünür ki; baklavayla bir gün karnı doyacaktır ama eğer satarsa birkaç gün doyacaktır. Kararını mantıklı bularak her bir dilimi satmaya karar verir. Çarşıya geri dönüp dilimleri satar. Birkaç kuruş kazandığı için mutlu olup evine huzurlu döner.

Tıkandı Baba haline sevinedursun onu uzaktan izleyen saray görevlisi durumu gidip Sultan İkinci Mahmut’a anlatır. Padişah önce sinirlenir sonra üzülür. Bu sefer bir kuzu yaptırıp içini altın doldurarak tekrar kunduracıya gönderir. Gelen rızka sevinen kunduracı tepsiyle evine dönerken geçen sefer baklavalarda altın bulan uyanıklardan biri tepsiyi satın almak ister. Ne bilsin Tıkandı Baba kuzunun içi altın dolu. O evine götüreceği akçeye bakar. Kabul eder teklifi. Değerinin oldukça altında bir miktara kuzuyu satıp yuvasına gider.

Tabii bu yaşananlar da Sultan’a anlatılır. “Hünkârım olay böyleyken böyle, kunduracı hediyeleri satıp para kazanıyor,” derler. Adamın basiretsizliğine öfkelenen padişah apar topar Tıkandı Babayı saraya çağırtır. Olanlardan bihaber olan kunduracı el pençe divan Padişahın karşısında durur. Korkarak “bir kusur mu işledim Hünkârım?” diye sorar.

Sultan da her şeyi en başından anlatır. Anlattıkça kunduracı gözyaşı döker. Bahtına, kaderine, basiretsizliğine ağlar. O böyle dövünürken merhameti elden bırakmayan Sultan İkinci Mahmut; “gel benimle” diyerek onu devletin hazine odasına sokar. Sandığı açar, eline de bir kürek verir.

“Daldır bakalım, ne çıkarsa senindir,” der. Kunduracının heyecandan elleri titrer. Gözlerini kapatıp küreği sandığa salar. Usulca çeker. İş bu ya; kürek ters dönmüştür. Arkasındaki çatal oyuğa tek bir altın takılmıştır o da düştü düşecek. Bunu gören padişah hayretler içerisinde kalıp ellerini iki yana açar. “Vermeyince Mabut neylesin Sultan Mahmut” der.

İşte böyle sevgili okur. Dilden dile dolanan, belki farkında olmadan bizim de bir kere kullanmışlığımız olan meşhur “Vermeyince Mabut” sözünün hikâyesi böylelikle çıkmış ortaya.

Etrafımız çeşit çeşit nimetlerle çevrili. Herkesin kendi becerisine göre bir işi mevcut. Birisi dünyaları kazanırken birisi gün geliyor iki kuruşa muhtaç oluyor. Dengeyi kurmak bizim elimizde. Yardımlaşmak, olanı eksiltmediği gibi yerine yenisini dolduruyor. Özetle kimse kimsenin rızkına engel değil. Elimizden geleni yapalım. Eğer o bizim ise zaten bizimdir. Şayet değilse ikram eden Hükümdar da olsa ne çare.  

Etrafımıza İyilik Elçisi olduğumuz bir hafta olması temennisiyle. Sevgiyle…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Esra Uzun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kartepe Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kartepe Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.