Reklamı Kapat

Varken 'HİÇ' olmak

Son birkaç aydır virüs sebebiyle gezegenimiz ve biz dünyalılar zor zamanlardan geçiyoruz. Günün telaşında koştururken yüzümüzü gülümsetip öte yandan düşündürten şeylere ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. İşte bu sebeple yazıyorum efendim. Her hafta yeni bir hikâye kovalayarak konuk oluyorum hayâl dünyanıza.

Lükse, şaşaaya öylesi alışmışız ki; kimimiz kıyısından köşesinden dönüp bu illüzyona bulaşmasa da karşımıza yalın yaşantılar çıktığında şaşırmadan edemiyoruz.  Dağ yaşamı süren ve ona alışan biri için zaten normaldir sadelik. Ancak şehir yaşantısında hayatımızı kolaylaştıran unsurlar içerisinde bunu başarabilmek mesele.  

Ünlü Neyzenlerimizden Tevfik Kolaylı’yı yani Neyzen Tevfik’i duymayanımız yoktur. Hicivleri, aykırı yaşamı, harabat görüntüsünün ardında çok başka bir insan saklıdır. Bir rakama göre 24 Mart, diğer bir rakama göre 14 Haziran 1879 senesinde Bodrum’da doğan Neyzen’in çocukluğu oldukça elemli geçer. Henüz yedi yaşındayken beklenmedik bir olaya şahit olur. Bir takım şehir eşkıyaları katlettikleri insanların başlarını ellerindeki sırıklara geçirip çarşıda dolanarak halka göstermektedir. Bir çeşit gözdağı yani. Yetişkinler için dahi bu görüntü travma sebebiyken küçük bir çocuk üzerinde bıraktığı hasarı siz düşünün.

Bu olayın ardından küçük Tevfik, uzun süre olağan dışı bir durgunluk yaşamaya başlar. İleriki yaşlarında ardı arkası gelemeyen sara nöbetlerinin en ilkini on üç yaşında geçirir. Tüm uğraşlara rağmen hiçbir tedaviye yanıt vermez. En son gittiği doktoru sevdiği işlerle iştigal olmasını söyleyince ney eğitimine devam eder. Nöbetleri kısmen azalsa da ileriki hayatını etkileyecek şekilde tahribatlar bırakır ve ruhen bir daha eskisi gibi olmaz.

Neyzen Tevfik yıllar geçtikçe başarısıyla adını duyurmaya başlar. Bektaşi dervişliğine gönül vererek İstanbul’un birçok Mevlevihanelerinde Neyzenlik yapar. Kendisini “Hiç”liğe adayıp para – pul, mal – mülk ve şan – şöhreti asla önemsemez

Dostları onu giydirip kuşatıp cebine para koysa da onlarla bir gece bile geçirmeden sokaktaki evsizlere, fakirlere, sarhoşlara ve müptezellere dağıtır. Kendisine verileni emanet görüp, onu gerçek ihtiyaç sahibine teslim eder ve yine üzeri yırtık, yalın ayak gezerdi.

Haksızlığa, yolsuzluğa ve özünü unutanlara karşı şiirler yazıp hicvini kullanarak birçok defa tutuklanır. Fakat kısa süre sonra serbest bırakılır. Ellili yaşlarında hastalığı giderek artınca Bakırköy Akıl Hastanesinde belli dönemlerinde tedavi olmaya başlar. Zamanla 21 numaralı koğuş kendisine tahsis edilir ve buraya istediği zaman gidip gelerek otel odası gibi kullanır. Bu sebeple o zamanlarda yaptığı hicivlerde akıl ehliyeti olmaması ön görüsüyle hüküm yemez.

Böylesi sivri dile sahip hazırcevap insanlar bildiğimiz üzere zekidir. Neyzen de öyleydi. Onun üstün zekâsından dolayı birçok devlet adamı kendisine itibar etmiştir. Öyle ki bir gün Sadrazam Talat Paşa, Neyzen Tevfik’e devlet dairelerinden birinde kâtiplik önerir. Bir başkası için bu kaçırılmayacak fırsatken mal, mülk ve makam da gözü olmayan Kolaylı için önemsizdir.

Talat Paşa’nın “Seni filanca yere kâtip yapalım” sözü üzerine “Kâtip olacağım da ne olacak,” diye sorar. Teşekkür beklerken böyle bir soru ile karşı karşıya kalan Talat Paşa memurluk katlarını alttan üste sıralar: “Önce şu, sonra bu...” Neyzen’in hâlâ hoşnut olmadığını anlayınca sürdürür “daha sonra vekil, nazır, kim bilir belki de sadrazam olursun,” der ancak Neyzen Tevfik yanıt vermek yerine yine bir soru sorar.

“Ya sonra?”

Talat Paşa bir an duraksar ne diyeceğini bilemez. Zira sonrası padişahlıktır. Dolayısıyla ister istemez “hiç!” der. Bu yanıt karşısında Neyzen Tevfik gülümser. “Ben bugün de hiçim! Sonu hiç olduktan sonra, onca zahmete ne gerek var?” yanıtını vererek o zaman ve yıllar sonra da gelecek nesiller için de düşündüren ayarını yapar.

İşte böyle sevgili okurlar. Çok dokunur bu hikâye bana. “Sonu hiç olmak!” Varlık içindeyken hiç olmak, gösterişten uzak kalmak günümüz için ne de zor. Bilirken bilmemekten gelmek, ihtiyacı varken geri çevirmek her kulun harcı değil. Büyüklerimizin bir duası vardır “Allah gönül tokluğu versin.” Bu da böyle bir şey olsa gerek sanırım.

Tekrar Neyzen’e dönecek olursak, görünüşte fakir, üstü başı yırtık, elinden içki şişesi düşmeyen birisiydi. Görünüşü itibariyle yadırganıp onu “iki dirhem bir çekirdek” kalıbına sokmak istediklerinde buna istikrarla direnirdi. Zira o kalıpların adamı değildi.

Tarih 28 Ocak 1953 senesini gösterdiğinde Neyzen Tevfik aramızdan ayrıldı. İstanbul’un Beşiktaş semtinde Sinan Paşa Camii’nde cenaze namazı kılındı. Muhitteki cadde ve sokakları devletin ileri gelen büyükleri, profesörler, memurlar dışında sokakta yaşayan evsizler, sarhoşlar ve müptezellerden oluşan ziyadesiyle büyük bir kalabalığın nezaretinde bâki yolculuğuna uğurlandı. Kartal Merkez Mezarlığı’nda bulunmaktadır kabri.

Ondan geriye güzel ney icraları, eserleri ve hicivleri kaldı. Kendisini Rahmetle anar cümlelerimi Neyzen’in çok sevdiğim dörtlüğü ile bağlamak isterim.

Felsefemdir kitab-ı imanım,

Taparım kendi ruhumun sesine,

Secde eyler hakikatim her an,

Kalbimin ateş-i mukaddesine…

Bu göz alıcı berraklığın, uçsuz bucaksız lüksün içinde makam mevki, varlık telaşına düşmeden “Hiç” olabilmek “Hiç” de kalabilmek dileğiyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Esra Uzun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kartepe Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kartepe Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.