İşgal o gün başladı

Dün takvimler 12 Eylül’ü gösteriyordu. Ciğerimize kadar işleyen bu tarih dün belki de ülkedeki taraflı tarafsız bütün gazeteler ve bütün yazarlar tarafından ele alındı. Kaybolanlar, işkencede ölenler, yıllarca içeride yatanlar bir gün de anıldı ve bitti. Bütün özel günlerimizde olduğu gibi o da bir mum gibi kısa süreli yandı, söndü ve bitti. Kendimce bir fark olsun istedim. En azından belki bir uyanış, belki bir ders alma, belki bir idrak için ikinci bir gün olmalı diye düşündüm ve bu gün yazmaya karar verdim.

Değil benim yazmamla, memleketteki borazancı başı olmayan bütün köşe yazarları da yazsa borazan dinlemekten hoşlanan insanlara bir yaptırımınızın olması zor. Öyle olmasaydı belki 12 Eylül bir ilk olurdu. Oysa ne ilk oldu ne de son. 15 Temmuz’da bir kez daha denediler. Belki yine deneyecekler bilmiyoruz. Bildiğim tek bir şey var ki, o da biz müsaade ettiğimiz sürece denemeye ve uygulamaya devam edecekler.

Çok yazdım 12 Eylül’ü. Çocuk sayılmaktan yeni çıkmış ergen bir yaştaydım. Siyah beyaz televizyonların hala var olduğu, televizyonların İstiklal Marşı ile kapandığı dönemlerdi. Hani bu gün partizanlık deyip bazı şeyleri eleştiriyoruz ya, o dönemlerde sağcılık ve solculuk alnınıza basılmış damga gibiydi. Kenti boydan boya bölen demiryolunun ne tarafından yürüdüğünüz belli oranda idealinizi belirliyordu. Terör öyle dağda mağda değildi, bildiğiniz mahallenizde, sokağınızda hatta apartmanınızdaydı. Doğudaki gibi kepenk kapatılmıyordu belki ama okulların kapısında bekleyen siyasi temsilciler ‘Bu gün derslere girilmeyecek’ ya da ‘Bu gün okul yok, mitinge gidilecek’ deyip düzene çomak sokabiliyordu. Derslerde öğretmenler dövülebiliyor ya da öğretmenler öğrencileri örgütleyebiliyordu. Terör okulları bildiğini esir almıştı. Yalnızca okulları değil, eğitimi de ele geçirmişti. Öğrencisinden öğretmenine herkes örgütleniyordu. Hem de sağı solu komple örgütleniyordu.

Kardeş kardeşe düşman oldu lafı bu gün ancak mal paylaşımlarında ortaya çıkıyorken o dönemlerde iki farklı görüşün sahibi kardeşler birbirlerine kurşun sıkacak pozisyondaydı. Bir gün sağcıların kahvehanesi taranıyordu, ertesi gün solcuların ki bombalanıyordu. Bunca silah, bunca mühimmat, bunca nefret tohumu nasıl dağıtılmıştı belli değil. Belli elbette ki ama bir kaos yaşanırken dışına çıkıp bakamıyorsanız, içeride yaşananları fark etmeniz neredeyse mümkün değil. Oysaki kaosun dışına çıkan bütün kapılar birileri tarafından tutuluyordu.

Mevzu vatanın bölünmez bütünlüğü, mevzu tam bağımsız Türkiye, mevzu daha iyi bir ülke. Peki bunu hangi taraf istiyor? Ya da bunlardan her hangi birisini hangi taraf istemiyor. Her iki tarafta aynı şeyleri isterken ve hemen hemen aynı şeylere karşıyken insanlar gözlerini kırpmadan birbirini öldürüyordu. Bakın tüm bunlara rağmen enteresan bir şey söyleyeceğim size ki insanların ceplerinde paraları vardı o dönemde ama o para ile alacakları şeyler ya karaborsa ya da karne ile kıtlıktaydı.

Sokaklar kan gölüne dönüyordu her gün. Gazetelerin manşetleri hiç yazmadığı zaman o gün terörden 30 – 40 kişinin öldüğünü yazıyordu. Sağcıların solcuların yanında bir de bunların aşırıları çıkmıştı. Aşırı sağcı, aşırı solcu. Kafatasçılar, koministler, sosyalistler, faşistler, duvarlara yazılan sloganlar, pankartlar, dövizler, okuldan, evden, işyerlerinden adam almalar, mahalle aralarında güpegündüz infazlar. Yakılan arabalar, camları kırılan, vitrinleri yerle bir edilen dükkanlar.

Sanat Okulunun dağılması ile birlikte hemen her akşam başlayan ve Ulugazi İlkokulundan çıkan ilkokul çocuklarının tam arada kaldığı taşlı sopalı kavgaları hatırlıyorum. Sağ görüşlü ve sol görüşlü gençlerin birbirine girdiği ve ahşap uzun joplu toplum polislerinin adam ayırt etmeden hepsine daldığı günler. Memlekette tam tabir olarak iç savaş yoktu ama yaşananların da iç savaştan zerre kadar farkı yoktu.

Sonra ne olduysa birdenbire oldu. Onca kan, onca ölüm, onca yaralanma, sakat kalma, onca eylem, miting, örgüt vs. bir gecede bitiverdi. Sanki birisi geldi, musluğu kapattı ve kan durdu. Türk askeri yaşanan bu duruma el koyduğunu açıkladı. Meşhur 12 Eylül 1980 darbesi. Bana sorarsanız darbeyi hangi ismin, ya da isimlerin yaptığının çok da bir önemi yok. Çünkü darbeyi yapan kişi, kişiler ya da kurum hemen herkesin kafasında dev gibi soru işaretleri bıraktı. Çünkü bu iş müthiş bir şekilde bir gecede sona erdi. İşte ilk soru; Madem böyle bir ortamı bir gecede bitirebilecek bir gücün vardı da, bunca zaman neden bekledin? Asker bu işte bu kadar teşkilatlıydı da, bu teşkilatlanmanın aldığı bilgiler ile bu terör olaylarına daha önce nasıl engel olamadın?

12 Eylül 1980 günü sabaha karşı yapılan askeri darbe ile yaşanan bütün terör olayları bir anda bitti. Bu olayları örgütlediklerine inanılan kişi ya da kişiler bulundukları yerlerden tek tek elleri ile konulmuş gibi toparlandı. 12 Eylül’ün ardından darbeye ve darbecilere minnettar olanlar olayın boyutlarını yalnızca ekranın önündeki görüntüleri ile görüyorlardı. Oysa arka planda asıl büyük kavga ve yok etme, eritme, kaybetme operasyonu sürüyordu. Kimler kayboldu kimler, işkencelerde hayatını kaybedenler, aklını yitirenler, suçsuz yere yıllar yılı sürüngenlerin yaşayamayacağı ortamlardaki hapishanelerde kalanlar ve daha neler neler.

Bütün bu işleri örgütleyen birileri elbette ki bu işleri biz örgütledik diyecek değildi. Bu işler için suçlular gerekiyordu. Yaşanan işkencelerle insanlar işlemedikleri suçları, cinayetleri biz yaptık diyordu. Dedirtiliyordu. Sonra ani bir kalp krizi, ya da yaşadıklarına dayanamayıp intihar etmeler falan gelmeye başladı. Taşlar yerine kondu, yeni oyun kurgulandı, eski oyuncuların kulakları çekildi, yenilerine ‘Ona göre’ mesajı verildi ve siyaset ve hayat yeniden sahne aldı.

İşte o el Türkiye’nin içinden hiç çıkmadı. İçimizde hep gizli birilerinin eli, o gizli birilerinin eli ayağı olan kişiler ve kurumlar hep var oldu. Devlet yapısı eğitimden sosyal hayata, dinden, aile yapısına kadar işgal edildi. Gelenekler, örf ve adetler, inançlar törpülenmeye başlandı. Başka devlet ve inançların alışkanlıkları bizimmiş gibi irdelenmeye, toplumun yapısı iyiden iyiye dejenere edilmeye başlandı. Bu gün aynı dejenerasyonun sıkıntılarını çok ciddi anlamda yaşıyoruz.

Evet 12 Eylül bir darbeydi. Evet bu darbe ile kanlı terör olayları bitti. Ancak bu bana sorarsanız bir darbeden çok bir işgaldi. Memleketimin işgali o gün başladı ve artarak sürdü. O işgali engelleyebilecek olanlar zaten çoktan engellenmişlerdi. Ne geldi aklıma biliyor musunuz?;

“Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabesinden bir kesit. Ne kadar da oturuyor yerli yerine değil mi? Tam da o işgal günlerini anlatmıyor mu? Bütün bu yazdıklarımız geçmiş hafızalarımızı tazelememiz, yaşanan ve travmaya dönüşen anları unutmadan ve ders alarak hatırlamamız için. İşte size bu yazı ile ilgili son satır. Ve o satır size çözümü de söylüyor. Ve yine gençliğe hitabeden geliyor;

“Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!”

Bu vesile ile hepinize keyifli hafta sonları dilerken sorumluluk sahibi bütün iyi insanlara Saygılarımı sunuyorum.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cem ŞAKOĞLU - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.