Reklamı Kapat

Âvâzeyi Bu Âleme Davûd Gibi Sal

Üniversiteye başlamak bir gencin hayatında unutulmaz bir deneyimdir. Benim için de farklı olmadı. On yedi yaşımda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bende, Fenerbahçe Stadına ilk kez gittiğimde hissettiğim duyguyu yeniden ortaya çıkarmıştı: Büyülenmiştim.  Aslına bakılırsa üniversite sınavına girmeden bir sene evvel tanışmıştım İstanbul Üniversitesiyle. İlginçtir ki işin içinde yine Fenerbahçe vardı. Şimdi Türkiye Kupası diye bildiğimiz kupanın o zamanki adı Federasyon Kupası’ydı. Hafızam beni yanıltmıyorsa Fenerbahçe-Eskişehir maçı vardı. Efsane başkan Ali Şen’in ilk maçı olduğu için başkan, stada girişi ücretsiz yapmıştı.  Maça gittiğimi evdekilerden gizlemiştim. Maçın bitişiyle de -serde gençlik var- vapurla karşıya geçip Kocamustafapaşa’ya gitmiştim. Burada üniversite öğrencisi tanıdıklarım oturuyordu. İkisi hukuk, biri tıp okuyordu. Onların evinden ailemi arayıp İstanbul’da olduğumu söyledim. İnandırıcı olması için de tıp öğrencisi olan Necip abiyi bizimkilerle konuşturdum. Sorunu pansumanla geçiştirmiş oldum.

Ertesi gün hukuk öğrencileri ve liseli bendeniz İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsüne gittik. Onların sınavları vardı. Sınavları bitene kadar onları kantinde bekledim. Hayranlıkla etrafımı seyrettiğimi hatırlıyorum. “Kesinlikle burada okumalıyım” diye kendimi şartlandırmaya işte o gün başladım. Bir sene sonra girdiğim sınavda İstanbul Üniversitesini kazandığımı öğrendiğimde keyfime diyecek yoktu. Başaran insanlara mahsus bir sessizliğe gömüldüğümü anımsıyorum. Kayıt için İstanbul’a gittiğimde ilk hayal kırıklığını –sonradan böyle olmadığını yaşayarak öğrenecektin- Edebiyat Fakültesinin benim o ilk gittiğim ana kampüsün içinde olmadığını üzülerek öğrendiğimde yaşadım. Tramvay yolunun kıyısından beni hep içinde yaşatacak olan adaya, bir sonbahar günü ilk adımımı attım.

Her şey yeniydi liseden henüz mezun olmuş birisi için. Alışmaya çalışıyordum bu yeni dünyanın ritmine. Bırakın fakülteye kartsız girmeyi kütüphaneye de kartsız giremiyordunuz. Üniversite denince lisedeyken aklımıza gelen ilk şey rahatlıktı. Oysa buradaki kurallar lisedekinden fazlaydı. Derslere hocalardan sonra giremiyorduk mesela. Bir keresinde, amfinin kapısını içeriden kilitleyip kendisinden sonra amfiye öğrenci girmesini engelleyen hocaya denk gelmiştim. Hocalarla temasımız -bazı istisnalar hariç- pek olmuyordu. Çoğu şu anda bazı üniversitelerde çalışıyor. Her ne olursa olsun üzerimizde hakları var. İsimlerini vererek rencide etmek istemem hocalarımı. Bu alışma dönemindeki en büyük yardımcılarımız, üniversite jargonunda asistan diye geçen genç akademik adaylarıydı. Bizlere gerçekten yardımcı oluyorlardı. Şimdilerde çoğu profesör olan zamanın asistanı hocalarıma teşekkür ederim bu köşe aracılığıyla.

Bu asistanların arasında birisi vardı ki diğerlerinden çok farklıydı. Okula başladığım 95 senesinden bir sene evvel mezun olmuştu. Asistan kadrosuna geçmesi de benim ilk seneme tesadüf etmişti. Eski Türk Edebiyatı kürsüsünde Prof. Dr. Kemal Yavuz’un asistanıydı. Zayıf, kumral saçlı, uzun boylu, yeşil gözlü, beyaz tenli, yakışıklı ve her daim güler yüzlü birisiydi. Bugüne kadar tanıdığım insanlar arasında onun kadar kibarına, beyefendisine rastlamadım desem abartmış olmam. Yanına ne vakit gitsek bizi hep güler yüzüyle karşılardı. Bizimle asla üst perdeden konuşmaz ve daima bize yol gösterirdi. Bu alışma devresinde en çok yardım aldığımız asistan oydu. Çünkü kimseye “hayır” demezdi, diyemezdi. Bizim bölümde bitirme tezi hem üçüncü hem de dördüncü sınıfta vardı. Üçüncü sınıftayken Kemal Yavuz Bey, Latin harflerine aktarmam için bana 16. yüzyıla ait bir na’t vermişti. Bu okumalar sırasında yine bana epey yardımı dokunmuştu. Okul işleri dışında da odasına gider sohbet ederdim. Seviyeyi asla düşürmez, karşısındakini de can kulağıyla dinlemeyi ihmal etmezdi. Bölümün ekâbir hocalarıyla bizim aramızda gerçek anlamda manevî bir köprüydü.

Okulu bitirdikten sonra oraya her gittiğimde muhakkak odasında onu da ziyaret ederdim. Yıllar yılları kovaladı ve bu seyahatlerim azaldı. Binalar değildi bizlere bir anlam katan. O taş yapıların içerisindeki gönül dostlarıydı oraya anlam katan. Ortak bir tanıdığım çıkınca onu da sordum hemen “nasıl” diye. Çok hasta olduğunu öğrendiğimde çaresizliğin sessizliğine yakalandım bu sefer. Okula gidemeyecek kadar hastaymış. Pek çok telefon değiştirdikten sonra Hoca’nın telefon numarası günümüzün dijital çukurunda kaybolmuştu. Bana o kötü haberi veren arkadaştan numarasını aldım. Birkaç gün düşündüm ne konuşacağım diye. Sonunda bir salı akşamı aradım. Açan olmadı. Belki de sevinmiştim açmamasına telefonu. Aramamın sonrasındaki cumartesi günü, 23 Şubat’ta beyefendi insan, fenâdan bekâya göçtü. Eskilerin “ismiyle müsemma” dedikleri türden birisini kaybettik. Ruhunun güzelliği yüzüne yansımış Cemal Aksu’yu yitirdik. Köprümüz yıkıldı Edebiyat Fakültesinden dünyaya uzanan. Unvanların buraya ait olduğunu, insanlığın ise her dem hatırlanacağını hissettiren ender bir şahsiyeti 48 yaşında kaybetmenin hüznünü yaşıyorum. “Her ölüm erken ölümdür” yine tazeliğini koruyor. Tüm sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekânın cennet olsun güzel yüzlü, ruhlu insan. Kıymetli Hoca’mın telefonundaki sosyal medya uygulamasında, başlıktaki beyitin ikinci mısraı yazıyordu:

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Sadi Sururi, Cemal Aksu’nun bu dünyadan göçüne tarih düşürmüş:

Hû düşüp fevtine vasl ola menzile

“Cemâl Aksu da akmış kenz-i rahmete”

1440(2019)

 

Haberi alır almaz bir şeyler yazmak istedim ama yazamadım. Eski dostlarımı aradım. Onlar da duymuşlardı. Hatıraları yâd ettik. Acıyı bölüştük. Okula gittiğimde ziyaret edeceğim odada Cemal Hoca’nın olmayacağını bilmek. Hep acı. “Ne çok acı var” diye günlüğüne başlayan ve 47 yaşında buradan göçen “Zarif” şair belki de imdadıma yetişir:

“Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik.”

             

           

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Oğuz Şenses - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz