Reklamı Kapat

Toplum ve sevgi...

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre anlamı ‘Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü’ Bu tarif tamamen bir devlet kurumunun tarifi.
Aynı toprak parçası, bir arada yaşam, temel çıkarlar ve işbirliği. Haydi, şimdi gel de çık işin içinden. Beş bilinmezli denklem mübarek. Toplum olabilmek için gerekli olan maddelerin neredeyse hiç birisi bize uymuyor. Bunca yıllık egemenlik, bunca asırlık geçmiş, bunca yaşanmışlıklar olmasına rağmen Türk dil kurumunun tarifine göre ve bu gün ki yaşantımıza, siyasetimize, insanlarımıza bakıldığında ortada TOPLUM olamamış bir yapı var.
Evet aynı topraklar üzerinde ikame ediyoruz ama bir arada yaşadığımızı iddia ettiğimiz insanlarla birbirimizi öldürüyoruz senelerdir. Herkes birbirine deli gibi düşman. Herkes domuzdan ne kıl koparırsam kardır mantığında. Kimse bir diğerini düşünmüyor. Eyvallah eve farz olan camiye haram bizim atasözümüzdür ama komşusu aç gezerken kendisi tok gezende bizden değildir hani.
Temel çıkarları sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü. Nedir o temel çıkarlar? Sanıyorum adı TOPLUM olacak bir yapı için en temel çıkar vatan ve millet bütünlüğüdür. Ki bunu yaşadık biz bir dönem. Ki o TOPLUM olarak yaşayan bir halk için kısa bir dönemdi. İşte o dönemde dışarıdan gelip, birkaç kuruşluk ya da birkaç nesillik itibar sağlamak isteyenlerden satın aldıkları hainlikler ile bizim topraklarımız üzerinde at oynatmaya niyetlenmiş gerçek dış mihraklara TOPLUM ne demekmiş anlattı o Halk. Çünkü TOPLUM’DU o Halk. O halk o tarihin büyük uluslarının hasta olarak nitelendirdiği bir ülkenin halkıydı. O güçlü büyük uluslar topraklarını ele geçirmek, bölmek ve aralarında paylaşmak istiyordu ki emellerinin büyük bir kısmına zaten neredeyse ulaşmışlardı.
Türk, Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez, Tatar, Muhacir, Arnavut, Alevi, Sünni ve hatta Hristiyan aynı elbise, aynı inanç ve aynı yüreklilikle savundular ulus topraklarını. O ulus Türk ulusuydu ve o TOPLUM TÜRK TOPLUMU idi. Bir olunca, birlik olunca, biz olunca toplum olunduğunu biliyordu çünkü. Kâinatı yoktan var eden Allah-u Teâla’nın Kuran-ı Kerim’inde ‘Ben’ kelimesinden çok ‘Biz’ kelimesini kullanması bile gerçekten TOPLUM olmak isteyen Müslüman bir yapı için aslında olmazsa olmaz demekti.
Gelelim günümüze. Televizyonlarda hemen her kanalda bir yarışma programı. Format gereği insanlar birbirleri ile sürekli yarış ettiriliyorlar. Yahu yine mi televizyon, hay televizyon kadar taş düşsün başına diyebilirsiniz. Peki değiştiriyorum. Eğitim sistemine gelelim. Artık çocuklarımız öyle bir eğitim sisteminin içerisine sokuldu ki, (bakın öğretim demiyorum özellikle) Daha çocuk yaşta yarış atı gibi bir sürecin içerisine giriyorlar. O sınav senin, bu sınav benim. Neden? Eğitim seviyesine göre daha iyi okullara gitsinler ve diğerlerinden ayrışsınlar diye mi? Peki ne gerek var buna? Daha çocuk yaşta insanları birbiriyle yarıştırmanın topluma neyi kazandırdığını söyler misiniz? Fen Lisesi olarak adlandırılan okulların çoğu dünün düz liseleriydi. O zaman mı çok iyiydiler yoksa bu gün diğerlerinden tek farkları isimlerinin içerisine aldıkları Fen Lisesi ismi mi oldu? Müfredatını, falanını filanını anlamam ben. Benim anladığım çocuklar daha küçücük yaşlarda birbirleri ile yarışır bir düzene sokuldular. Bu da neyi getirdi biliyor musunuz? Bildiğiniz ayrışmayı. Parası olan veli çocuğu özel okulu ya da Fen Lisesini kazansın diye büyük büyük kurslara yolladı. Ya da özel hocalar eşliğinde diğerlerinden öne çıkıp ipi göğüslemesi için yağdırdı da yağdırdı. Siz kaç kere şahit oldunuz bir yarışma esnasında rakibim beni geçsin diye yavaşlayan ya da ipi birlikte göğüsleyelim diye hız kesen yarışmacıya? Rakiptir çünkü o. Düşman diyemeyiz ama içten içe de hırslanır, bileniriz rakiplerimize karşı.
Evet yine döneceğim televizyona maalesef. İşte biz o yarışma mantığına soktuğumuz çocuklara bir tık öncesinde çizgi filmlerle dayattık olmaları gereken toplumu. Oysa Heidi, Şeker kız Candy, Micky Mouse gibi karakterlerle başlamıştı hikaye. Sevgi vardı içlerinde, saygı vardı. Küçüğün büyüğe, büyüğün küçüğe sevgi ve saygısı. Sonra paylaşım vardı. Olan olmayana verir, yardım eder, elindekinin yarısını böler verirdi. İzledik biz bunları. Sonrasında birileri toplumun yapısının daha sert, daha sevgiden ve ahlaktan git gide uzaklaşan bir yapıya bürünmesi gerektiğini ve bu yolla daha çok paranın tüketileceğini keşfetti. Sonra olan bizim gibi zayıf toplumlara oldu. Kale içten fethedilmeye başlandı. Hem de tam hane içerisinden. Bildiğiniz hazırlanmış bant kaydı gibi beynimizin en dibine dibine sokmaya başladılar birçok şeyi. Örneğin şimdilerde hiç görüyor musunuz Heidi’nin köydeki dedesine beyaz ekmek götürürken yaşadığı sevincin gösterildiği bir çizgi film. Hep vurdu kırdı, hep yarış ve o yarışın içerisindeki ikili mücadeleler. ‘E daha iyi değil mi? Çocuklar mücadele etmeyi öğreniyorlar işte’ diyenler çıkabilir. Hayır, mücadele etmek öyle öğrenilmez. Verirsiniz çocuğunuza fasulyeyi. Pamuğun içerisinde onu yaşatmayı öğrenir. Sonra onu toprağa ekmeyi. Ya da bir domates fidesi alır bir saksıya, bir toprağa birlikte gömersiniz ve ona bakmasını ve yetiştirmesini istersiniz. Evet, siz de destek verirsiniz çocuğa. Emek verdiğinde karşılığının kendiliğinden geldiğini öğrenir çocuk mesela. Mücadelesini sürdürmediğinde o uğraştığı şeyin yok olmaya başladığını görür. Maalesef bu gün ki bizim toplumumuz gibi.
Paranın ekseninde deli bir tüketim toplumu olmuşuz bu gün. En çok da birbirimizi tüketiyoruz. Herkes hızla ben olgusunu oluşturmaya çalışıyor ve herkes yalnızca kendisini anlatıyor. Karşısındaki kişilerin hak ve özgürlüklerini bir damla bile düşünmeden yalnızca ben olma derdine düşmüş herkes. Örf bitti, ananeler gitti, toplumumuzu toplum yapan değerlerimiz bir bir terk etti bizi. Biz yaptık bunların tamamını.
Bu gün siyaset arenasında öyle bir hale soktular ki toplumu, kim olduğunu unuttu bu toplum. Kendi partisinin erkinin devamı için her şeyin mubah olduğu bir yapı oluştu. Tüm partiler için söylüyorum bunu. Çünkü TOPLUM bir bütünü teşkil ediyor. Bildiğiniz savaşa sürüklenirken bir ulus, kimse birlik mesajları vermiyor maalesef.
Kent merkezlerinde bombalar patlıyor, ülkenin belirli bölgelerinde bildiğiniz iç savaş sürüyor. İnsanlar ölüyor insanlar. Tamanının nüfus cüzdanında Türkiye Cumhuriyetinin damgası var. Oyuna geliyorsunuz diyorsunuz ama anlatamıyorsunuz ki. Çünkü toplumun o algısı genel yapı üzerinden bildiğiniz ortadan kaldırıldı. Bu senin düşmanındır diye etiketlendi beyinlere ve bir zamanlar TOPLUM olma dersini bir ulus olma mücadelesi esnasında tüm dünyaya haykıran bu toplum şimdi birbirinden çok uzak, her şeyden önemlisi TOPLUM olmaktan, Sevgiden ve Saygıdan çok uzak bir yapı haline geldi.
Hayat akıp gidiyor oysa. Kimsecikleri, parası, pulu, malı, mülkü, tapuları, arabaları, evleri ile birlikte gömemiyorlar. Gömseler de çürüyüp gidiyor toprağın altında her şey. İnsan bile. Toprağın altında kalacak bir kemik için mi bunca birbirimize kıydığımız, bunca sevgisiz, saygısız, inançsız, ahlaksızca yaşayışımız. Anlık zevklerin uğruna, gücü elinde tutma adına, birbirimize neler yapıyoruz hiç düşündünüz mü? ‘E onlarda bana yapıyorlar’ bizim klasik tamlamamızdır. Olsun, varsın yapsınlar. Sen yapma ki, ne yaptıklarını anlasınlar. Müslüman bir toplumsan eğer bilirsin ‘Halik bilmezse, Malik bilir’ der hesabını bir tık sonraya bırakırsın. Çok mu uzak geliyor bir tık sonrası. Bir geriye bak bakalım, dün kaç yaşındaydın, bu gün o kundaktaki çocukların kaç yaşında, torunların kaç? Sen değil miydin daha dün annenin eteklerinin dibinde emekleyen. Bak ne kadar hızlı geçmiş zaman. Bayırdan aşağı bırakılmış tekerlek gibi hızla gelip geçiyor. Sen de geçiyorsun farkında olsan da olmasan da. Mücadelesiz, ya da mücadele ettiğini zannederek yitiriyorsun yaşamı. Kolayı bırakıp zora koşuyorsun inadına. İnadına insan olmaktan uzaklaşmak için yarış ediyorsun. Ben olmaktan kurtar kendini ve ilk önce en yakındakilerle biz olmayı dene. Sonrası gelecek göreceksin.
Bir hikâye ile bitirelim yazımızı;
Dervişe bir gün sormuşlar:
– Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?
Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Derviş şöyle bir şart koymuş:
– Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.
Peki deyip çorbalarını içmeyi denemişler.
Fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil sofradan aç kalkmışlar.
Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.
Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.
Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara;
– İşte! Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın, hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Cem ŞAKOĞLU - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kartepe Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kartepe Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Ak Parti Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı adayı sizce kim olmalı?